PİYASADAKİ PARA MİKTARININ EKONOMİDEKİ DARALMAYA ETKİSİ VE ŞİRKETLERİN YAPMASI GEREKENLER

Son yıllarda ekonomik faaliyetlerde bir daralma, piyasada para sıkıntısı, durgunluk, yükselen enflasyon ve işsizlik gibi söylemler ile işlerin çok iyi gittiği, hatta kıskanılacak kadar iyi gittiği söylemleri bir çatışma halinde.

Bu çatışma ve taban tabana zıt tezler karşısında, Şirket Yöneticilerinin ileriye dönük öngörüleri ve ilerleme ya da önlem alma aşamalarında olup olmadıklarının ölçmeleri gittikçe zorlaşmaktadır.

Maalesef Şirketlerimizin önemli bir çoğunluğu Hedef Odaklı Yönetim Anlayışı yerine, Fırsat Odaklı Yönetim Anlayışı ile ilerleme sağlamaya çalışmakta olduğu da yadsınamaz bir gerçektir. Fırsat Odaklı Yönetimin kendi şartları ve olanakları uzun süredir ekonomide boy gösterdiğinden, bu şartlara ayak uydurabilen şirketler yalancı bir ilerleme sağlarken, bu şartlara ayak uyduramayan şirketler ise gün geçtikçe piyasadan kopup, yok olmaya başlamıştır.

Buradaki en önemli sorun, Fırsat Odaklı Yönetim Anlayışını besleyen şartların devamlılığının sağlanmasının artık ciddi şekilde aksadığı ve toplumsal maliyetin de gittikçe artarak, daha önce fark etmemeyi tercih edenlerin dahi fark etmek zorunda kaldıkları gözden kaçmamaktadır.

Bu kaotik ortam ve sürekli ekonomik gündemin geri plana atıldığı bu dönemde, 2017 yılının ilk yarısındaki suni büyümeye rağmen, Ekonomik Büyümede yaşanan sıkıntının Piyasadaki Para Hacmiyle ilişkisi olup olmadığına bakılmasında yarar bulunmaktadır.

Bu analiz ile gerek enflasyon, gerekse faiz gibi ekonomik değişkenlerin de yorumlanmasına katkı sağlanacağı kaçınılmazdır.

Klasik İktisat yaklaşımında Fisher Denklemi olarak bilinen teori ile son 10 yılda (2006-2016) GSYİH ile Piyasadaki Para Arzı arasındaki dengeyi ve bu denge kapsamında Paranın Dolaşım Hızındaki değişimine bakacağız.

Bu analiz ile salt makro ekonomik alanda ülke ekonomisindeki büyüme ile piyasadaki para hacminin buna etkisini ortaya koymuş olmayacağız. Şirketlerde hemen hemen her sabah masada olan faaliyetlerin finansmanında yaşana sıkıntılar, alacakların tahsili, piyasa borçlarının ödenmesi, kredi kullanımı ve kredi hacminin yükselmesi ile faiz yükü artışının yarattığı kar kayıplarına kadar mikro iktisat da yaşanan sorunları da daha iyi irdeleme şansını bulabileceğiz.

Fişher Denklemi; Irving Fisher tarafından 1911 yılında ortaya atılmıştır. Bu denklem özetle aşağıdaki gibidir:

Üretim Miktarı (Y) x Fiyatlar Genel Seviyesi (P) = Para Miktarı (M) x Paranın Dolaşım Hızı (V)

Fisher, bu denklem çerçevesinde kısa vadede Üretim Miktarı (Y) ile Paranın Dolaşım Hızı (V)’nin sabit kabul edilebileceğinden hareketle, Piyasadaki Para Miktarının Fiyatlar Genel Seviyesini doğrudan etkilediğini ileri sürmüştür.

Yine bu teori kapsamında, Üretim Miktarı (Y) ile Fiyatlar Genel Seviyesi (P) çarpımının GSYİH’ya eşit olduğu kabulü ile Piyasadaki Para hacmi (M) ile Paranın Dolaşım Hızının (V) GSYİH’yı belirlediği ileri sürülmektedir.

Fisher Denklemi, bugüne kadar Cambridge Ekolü, Keynes ve Friedman tarafından ele alınmış ve faizin para hacmine olan etkisi ile ihtiyatlı olma güdüsünün para hacmine olan etkisi bu teorinin içine alınarak kapsamı genişletilmeye çalışılmışsa da halen geçerli bir teoridir.

Ülkemizin 2006 – 2016 arasındaki 1 yıllık dönem analiz edilirken, Fisher Denkleminin içeriğine uygun olarak;

Cari Fiyatlarla Harcama yöntemiyle hesaplanan GSYİH,

Tedavüldeki Banknot, Madeni Para ile Bankacılık Sistemindeki Vadesiz Mevduatı Temsil eden M1

esas alınmıştır.

Analizin ana noktası (V) yani Paranın Dolaşım Hızındaki değişimdir.

İstatistiki analizlerin, insan davranışları ile sıkı sıkıya bağlı olan ekonomik karar ve eylemleri tam olarak ifade edebilme kapasitesi düşük olduğundan, iststistiki ilişki analizleri çalışmada kullanılmamıştır.

2006 – 2016 dönemi Cari Fiyatlarla GSYİH ve M1’in yıllık ortalama değerleri ve Paranın Dolaşım Hızındaki (V) değişim aşağıdaki gibidir:

Tablo 1 Paranın Dolaşım Hızı

Yukarıdaki tabloda yapılacak ilk tespit, Cari Fiyatlarla GSYİH 2006’dan 2016’ya 3,3 kat artarken, M1 aynı dönemde 5,2 kat artmıştır. Bu piyasada oluşan/oluşturulan para hacminin etkin ve verimli kullanılamadığının çok önemli bir göstergesidir. Diğer bir ifadeyle, piyasadaki para hacmi ile yaratılabilecek olan GSYİH’ya göre daha az bir hasıla oluşturulabilmiştir.

Bu yorumun sağlaması da tabloda V1 olarak verilen paranın dolaşım hızındaki değişimdir. 2006’de yılda 12,2 kez döndürülen para hacmi, 2016’ya gelindiğinde yılda 7,8 kez döndürülebilmektedir. Diğer bir ifade ile 2006 yılında paranın dolaşım hızı yılda 30 günde bir iken, 2016’da 47 günde bire düşmüştür.

Paranın dolaşım hızındaki azalma beraberinde Mali Olmayan (Banka Finans Kuruluşları dışındaki) Özel Sektörün Nakdi Kredi Hacminin ne olduğu sorusunu akla getirmektedir. Buna bakıldığında ise aşağıdaki tablo ile karşılaşılmaktadır:

Tablo 2 Nakdi Kredi Hacmi

Buradan da anlaşılacağı üzere, yukarıdaki kredi tanımı kapsamındaki kredi hacminin Cari GSYİH’ya oranı (istatistikler 2007 yılından başladığından) %32’den %67’ye neredeyse iki katından fazla artış göstermektedir. Kredi Hacminin 2016 – 2007 dönemi artışına bakıldığında, M1’de 5,2 kat artışa nazaran, nakdi kredi hacminin 6,1 kat arttığı görülmektedir.

Tablo 3 Tüfe, Üfe, Kredi Faizleri

Paranın dolaşım hızındaki kırılma yukarıda Tablo 1’de de görüleceği üzere 2013 yılı ile hızlanmıştır. Gerek Tüfe, gerekse Üfe yıllık oranlarına bakıldığında, her iki unsurda da 2013’den itibaren bir artış eğilimi olduğu görülmektedir.

Yıllık Ortalama Ticari Kredi Faizlerine bakıldığında ise, aynı şekilde 2013 yılından itibaren yükselme eğilimi söz konusudur.

Para Hacminin yetersizliği ve GSYİH oluşturmadaki verimsizliği, fiyatlar genel seviyesi ile faiz oranlarındaki artış eğilimi ve nakdi kredilerde özellikle 2013’den itibaren yükselen yıllık artış tutarları dikkate alındığında, yurtiçi mal ve hizmet üretiminde yavaşlama olacağı beklenmelidir. Dış Ticaret ile oluşacak bu açığın kapanması Dış Politika alanında artan sorunlu alanların çoğalması ve bu alanların sadece dış ticaret değil, kredi ihtiyacını da karşılayan yerler olması sıkıntıyı daha da arttıracaktır.

Mevcut analiz, üretim kaynaklı durgunluk altında, başta yüksek kredi borçları olmak üzere artan nakit ihtiyacı nedeniyle, üretim azaldığı halde fiyatlar genel seviyesinin yükselmesine neden olacak bir stagflasyon eşiğine doğru ilerlediğimizi göstermektedir.

Mevcut Para ve Maliye Politikası, normal şartlar altında fayda sağlamakla beraber ekonominin tüm finansman yükünü özel sektör ve şahıslara yüklemektedir. Ancak Ticaret ve İnşaat sektörlerinde sağlanacak ivme ile Üretim sektörlerinde talep artışı olacağı, buna bağlı üretim artışı ve yatırım hacminde yükselme bekleyen bu model, daha çok dış finansman ve ithalat ürünlerine yönelmesine, bu kolaycılık da üretimin düşmesine neden olmaktadır. Tarım, Makine, Demir-Çelik, Gıda gibi sektörlerde yaşanan olumsuzluklar bu modelin daha fazla yürütülemeyeceğini göstermektedir.

Bir an önce, üretim odaklı ekonomik modele geçilmesi, tüketim üzerinden üretimin değil, üretim üzerinden artacak istihdam yoluyla tüketim artışı ile modeli dengeleyecek bir yapıya ekonominin yönelmesi gerekmektedir.

Aksi halde, yukarıda da gösterildiği gibi, para arzı istendiği kadar artsın, GSYİH yaratma verimsizliği beraberinde paranın dolaşım hızının daha da düşmesine ve ek finansman ihtiyacının daha da artmasına neden olacaktır. Artan finansman ihtiyacını karşılayacak iç kaynakların yetersizliği nedeniyle dış kaynaklara olan bağımlılık daha artacaktır.

Şirketler ve faaliyetleri Ekonomiyi oluşturan en önemli unsurlardan biridir. Ancak Şirketler Ekonomi Politikalarını belirleyen ve yönetmemektedir. Türkiye’de Kamu Kesimi hala Ekonomide %40 gibi ciddi bir paya sahiptir. Kamu kesiminin ekonominin dengeleyici aklını kullanması hem politik hem de yönetsel seviye açısından mümkün değildir. Bu durumda Şirketlerin ekonominin düzelmesini beklemek gibi bir rahatlığa sahip olmadıkları, ekonomi bir dengeye ulaşana kadar ayakta kalmak için çaba sarf etmek zorunda oldukları da bir gerçektir.

Unutulmamalıdır ki, Ekonomide Kriz olarak adlandırılan durumlar, aslında ekonominin kendi içinde dengeye ulaşması ancak bu dengeye çoğunluğun ayak uyduramaması veya düzenlerinin bozulduğu süreçlerdir.

Şirketlerin bu yapıda karlılıktan daha fazla nakit yönetimine eğilmeleri ve bu konuda Nakit Yönetim Alt Yapılarını mutlaka sistemleştirmeleri gerekmektedir. Sadece Nakit Yönetimini Sistemleştirmek de yeterli olmayıp, Bütçe Yönetim Alt Yapılarını da oluşturmak ve sistematik bir yapıya kavuşturmaları kaçınılmazdır.

Nakit Yönetim Sistemi, klasik tahsilat-ödeme-kredi takip ve operasyon yapısından çok daha önemli ve detaylı bir yapı olmalıdır. Alacağın ve borcun oluşmasını sağlayan faaliyetlerden başlamalı, bu faaliyetlere destek ve yönlendirici olmalı ve tüm bu aşamalarda Dinamik Nakit Planlama süreci ile şirketin faaliyetlerinin finansmanı konusunda Şirket Yönetiminin yukarıda belirtilen koşullarda en önemli unsuru olmalıdır.

Böyle bir alt yapı Satış, Satın Alma, Üretim, Sevkiyat gibi temel işlevlerin eşgüdüm içinde ve şirketi bir nakit sıkıntısı içine girmemesi için her türlü topyekûn önlemi alacak yetkinlikte olacaktır. Her sıkışıldığında kredi kullanarak ilerlemek mümkün değildir. Mevcut ekonomik durum, ileriye dönük faaliyetlerin ön finansmanı için kredi ihtiyacının ötesinde rutin operasyonların bile finansmanında sıkıntı yaratan bir noktaya doğru gitmektedir.

Sadece Nakit Yönetim Sistemi de tek başına yeterli olmayacaktır. Bu sistemi kapsayan ve ayrıca Şirketlerin maliyet-karlılık dengesi ile faaliyetlerini kontrol edip, yönlendireceği bir Bütçe Yönetim Sisteminin de oluşturulması ve çalıştırılması gerekmektedir. Bütçe, alışkanlıkla yapılan bir çalışma değil bir yönetim aracı haline gelmelidir. Böyle bir alt yapıda, en önemli ve öncelikli konu Bütçenin hazırlık aşamasının son derece ciddi ve yine tüm işlevlerin eşgüdümü ile hedeflere göre oluşturulmasıdır. Ancak bu oluşumda faaliyet gösterilecek olan Ekonomik Ortamın sürekli takip ve tahlili son derece önemlidir ve Bütçe Yönetim Sisteminin ikinci ve Şirket için hayati olan bir diğer alanı Kalan Bütçe ile faaliyetlerin nasıl yürütülebileceği sorusuna cevap bulabilmektir. Hazırlık ve Kalan Bütçenin irdelenmesi, bir Şirketin ilerleyebilmesi açısından son derece önemli iki temel yönetim aracıdır.

Şirketler Nakit Yönetim ve Bütçe Yönetim Sistemlerini oluşturarak, ekonomideki her türlü dalgalanma karşısında kendi pozisyonlarını doğru ölçme ve yeniden konumlanmayı sağlayacak veri ve öngörülere sahip olabileceklerdir. Bundan ötesi bu veri ve öngörüleri doğru okumak ve doğru yönetebilmekten geçmektedir.